Navia Psikoloji
#Annesel İşlev #Ebeveynlik #İlişki #Nesne İlişkileri #Psikanaliz #Psikoterapi #Yapay Zeka
Size Anne Diyebilir Miyim? ‘Annesel İşlev’ Olarak Yapay Zekalar
Yapay zekâ, son yıllarda giderek daha fazla günlük hayatın parçası, hatta neredeyse “içimizden biri” haline geldi.

Çoğumuz gündelik hayatlarındaki pek çok meseleyi yapay zekâyla konuşarak çözmeye çalışıyor. Bir yemek tarifine dair küçük bir tüyo sormaktan, yakın ilişkilerinde yaşadıkları zorlukları anlatmaya; gündelik kafa karışıklıklarından önemli karar anlarına kadar pek çok yerde onun fikrini alıyorlar.

Böylece yapay zekâ diye adlandırdığımız bu sistem, bir evlat için “anneyi aramak”, “anneye sormak”, “anneye danışmak” gibi hayatın pek çok yerinden tanıdık bir işlev görmeye başlıyor.

Psikanalitik kuramda annesel işlev (maternal function), gerçek bir annenin varlığından öte, bebeğin henüz kendi başına anlamlandıramadığı yoğun ve karmaşık deneyimleri karşılayan, düzenleyen ve ona bir güvenlik alanı sağlayan psikolojik işlevleri ifade eder. Bu işlev sayesinde bebek, henüz baş edemediği büyük ve bilinmez dünyayla karşı karşıya kaldığında yalnız kalmaz; bir başkası onun deneyimini kapsar, destekler ve dünya bebek için daha yaşanabilir hale gelir.

Yetişkin olmak, insanın hayatın her anında kendini güçlü, yeterli ve kendi başına sağlam hissedeceği anlamına gelmez. Herkes zaman zaman, özellikle zorlandığı anlarda, daha çocuksu bir konuma çekilir; bazı zorlukları tıpkı çocukluğundaki gibi yaşayabilir.

Hastalandığında birinin ilgilenmesini istemek, önemli bir kararın eşiğinde “Keşke biri bana ne yapacağımı söylese!” diye düşünmek, evde bir şey bozulduğunda ne yapacağını bilemeyip hemen bir yakına başvurmak ya da kendini çaresiz hissettiği bir anda birinin sakinleştirmesine ihtiyaç duymak gibi haller aslında hemen herkese tanıdık gelir. 

İhtiyaç evrensel olsa da, o ihtiyacı karşılayacak birine erişmek başka. İnsanlığın tarihine ilk kez böylesine eklemlenen bir yapı, kısmî bir özne; ‘avuçlarımızın arasında’ bir ekran ile anında ulaşabildiğimiz yapay zeka, yapay özne, yapay annesel işlevleri bulduk.

Peki, yapay zekâ tam olarak ne yapıyor da belki bir annesel işlev üstlenmiş oluyor?

Bunun birkaç farklı yanı olduğunu düşünebiliriz. İlk olarak, duyguyu taşıması.

Pek çok insan, kafası karıştığında, kaygılı olduğunda veya bir kararın ağırlığını taşımakta zorlandığında kendini yapay zekâya yazarken buluyor:

“Ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Sence gerçekten bunu yapmalı mıyım?”

“Çok kötü hissediyorum, benimle biraz konuşur musun?”

Elbette ki, yapay zekanın burada asıl verdiği şey ‘bilgi’ değil; kişinin tek başına sindirmekte ve taşımakta zorlandığı bir deneyimi bir süreliğine onunla birlikte taşıdığı bir imkan. Bu yönüyle, psikanalitik anlamdaki holding kavramına oldukça yakın bir işlevden söz edilebilir. 

Psikanalitik kuramda, özellikle Winnicott’un kavramsallaştırmasında holding, bakımverenin bebeğin henüz kendi başına düzenleyemediği yoğun duygusal ve bedensel deneyimleri güvenli bir biçimde tutması, taşıması ve düzenlemesi anlamına gelir. Bu fiziksel bakımın ötesinde, bebeğin kendisini güvende ve süreklilik içinde hissedebileceği psikolojik bir ortamın sağlanmasını da içerir.

Böylece yapay zeka, kişinin henüz kendi içinde tutamadığı bir şeyi, bir süreliğine onun yerine tuttuğu, taşıdığı bir işlev görür.

İkinci olarak, henüz düşünülür hale gelmemiş olanı düşünülebilir kılmaya yardımcı olması. İnsan bazen yaşadığı şeyi henüz zihninde işleyememiş olabiliyor:

“Bir şey oldu ama neden bu kadar etkilendiğimi bilmiyorum. Sence ne yaşamış olabilirim?”

Yapay zekâ yaşananı parçalara ayırıyor, isimlendiriyor, kategorize ediyor, aralarındaki bağlantıları görünür hale getiriyor. Böylece kişinin henüz işleyemediği, ham bir deneyim olarak yaşadığı şeyin daha düşünülür bir forma dönüşmesine yardımcı olabiliyor.

Psikanalist W. Bion’un container/contained (kapsayan/kapsanan) kavramında olduğu gibi, bebek henüz kendi başına anlamlandıramadığı yoğun ve ham duygusal yaşantıları zihninde işleyebilecek durumda değilken; bu yoğun ve ham duygusal deneyimleri bakımverene aktarır. Bakımveren ise bu deneyimleri kendi zihninde alır, işler ve bebeğin tolere edebileceği, düşünebileceği bir biçime dönüştürür. Böylece başlangıçta yalnızca yoğun bir sıkıntı olarak yaşanan şey, ‘kapsanarak’ anlamlandırılabilir bir deneyime dönüşür.

Bu anlamda yapay zekânın bazı kullanımlarında container/contained ilişkisine benzeyen bir yapı düşünülebilir: Kişinin  henüz zihninde anlamlandıramadığı bir deneyim, başka bir zihin tarafından alınarak daha işlenebilir bir hale gelir.

Son olarak, aynalıyor.

İnsanlar kendilerini yapay zekâya anlattıklarında sıklıkla şu tür yanıtlarla karşılaşıyorlar:

“Burada seni asıl yaralayan şey şu olabilir.”

“Sanırım seni en çok zorlayan kısım…”

Böylece kişi, kendi deneyimine bir başkasının açtığı pencereden bakabilme fırsatı buluyor. Kendi içinde dağınık halde yaşanan, bulanık, belirsiz bir deneyim, karşıdan gelen bir aynalamayla daha görünür hale geliyor. Üstelik yapay zekânın “seni anlıyorum”, “bu his çok insanî” gibi ifadeleri, kişide çok temel bir ihtiyaç olan görülme ve anlaşılma hissini uyandırabiliyor. Son olarak, küçük büyük kararların taşıyıcısı haline geliyor.

“Bugün ne giyeyim?” gibi küçük bir karardan,

“Bu ilişkiyi bitirmeli miyim?”

“İşimi bırakmalı mıyım?”

“Bu mesajı göndermeli miyim?”

“Bu insanın davranışını nasıl yorumlamalıyım?”

gibi daha önemli kararlara kadar pek çok konuda yapay zekâya danışılıyor.

Burada yapay zekâ yalnızca bir bilgi kaynağı olmaktan çıkıp kişinin karar verme sürecinin bir parçası, hatta giderek psikolojik bir referans noktası haline geliyor.

Oysa erken gelişimde bakımveren, çocuğun yalnızca ihtiyaçlarını karşılamaz; aynı zamanda onun için dünyayı ilk kez düzenler, anlamlandırır ve daha öngörülebilir hale getirir. Yapay zekâ da yetişkinin karmaşık dünyasını seçeneklere ayırarak, olasılıkları sıralayarak ve yaşananlara anlam verecek çerçeveler sunarak benzer bir düzenleyici işlev üstlenebiliyor.

Bu açıdan, yapay zekânın bir tür bilişsel ‘holding environment’* (tutan/kapsayan çevre) *ürettiğinden söz edilebilir. Böylece, yapay zekânın neden yalnızca “bir araç” gibi kullanılmadığını anlamak daha mümkün hale geliyor. 

Belki de yapay zekânın sunduğu bu temaslar, insanın ruhsallığındaki çok daha eski bir ihtiyaca dokunuyor: taşınmak, anlaşılmak, görülmek ve dünyayı bir süreliğine başka birinin zihninin yardımıyla taşıyabilmek. 

Ancak bir yapay zekânın sunduğu şey, bu ihtiyacın kendisinden ziyade, onun bazı işlevlerinin bir karşılığı olabilir. Annesel işlev ancak bir ilişki içinde, karşılıklılık ve gerçek bir ötekinin varlığıyla doyuma ulaşabilir. Belki de bu yüzden yapay zekâ, insanın ihtiyacını gerçek bir doyuma ulaştırmaktan çok, o ihtiyacın ne kadar temel ve vazgeçilmez olduğunu görünür kılıyor. İnsan, en başından beri dünyayı tek başına taşıyamıyor.
Âmine Güzel